|
Tweet | Tarih: 14-09-2026 20:56 |
Yaz boyunca kalabalıkların, bitmeyen telaşların ve yüksek seslerin mekânı olan Çeşme, Eylül’ün ilk serinliğiyle birlikte yavaş yavaş kendi sesine, kendi ruhuna çekilir. Kent, sanki aylardır evini hınca hınç dolduran misafirlerini güler yüzle uğurlamış bir ev sahibi gibi kapısını sakince kapatır. Artık sokaklar tenhadır, plajlar nefes alır; deniz, rüzgâr ve o engin mavilik aylar sonra yeniden esas sahiplerine, Çeşmelilere kalır.
Sabah ve akşamları sizi hafifçe ürperten o zarif serinlik, Eylül’ün kapıyı çaldığını fısıldar. Ama öğle güneşi hâlâ yazdan bir armağan gibidir; deniz, sularına çağıracak kadar sıcak ve şifalıdır. Arnavut kaldırımlı taş sokaklarda yürürken rüzgârın getirdiği kokular bile değişir: Bir bahçe duvarından sarkan yaseminin, kuytu bir köşedeki melisanın ve dalında olgunlaşan balım incirlerin kokusu tuzlu deniz rüzgârına karışır.
Eylül, Çeşme için her şeyden önce asırlık tarihî bir hafızadır.
15 Eylül Alaçatı’nın, 16 Eylül ise Çeşme’nin özgürlüğe gözlerini açtığı gündür.
Bu tarihler yaklaştığında Çeşme’nin sokaklarında sadece bugünün insanları yürümez; sandıklarda saklanan çeyizlik yazmaların, el emeği bayrakların ve o büyük kavuşmanın hatıraları dolaşır pencerelerin altında. Ahşap sandıklardan çıkarılan, üzerindeki kat izleri hürmetle düzeltilen al bayraklar asılır pencerelere. Alaçatı’nın taş evleri, Çeşme’nin kıyıları bir gecede al bayraklarla donatılır.
İzmir’in kurtuluşuyla bitmemişti her şey. Anadolu’dan çekilen işgal kuvvetleri, Çeşme Yarımadası’na yığılmış; limandan Sakız’a kaçabilmek için son bir hat kurmaya çalışıyordu. Türk ordusu ise durmadı. Askerî belgelere “Takip Harekâtı” olarak kazınan o son destanda, Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, Urla’dan en batı uca kadar atlarını amansız bir hızla sürdü.
Bugün üzerinde huzurla yürüdüğümüz, gölgesinde soluklandığımız Alaçatı yollarında yüzyıl önce bambaşka bir zamana karşı yarış vardı. 15 Eylül günü Alaçatı özgürlüğüne kavuşurken, bu toprakların bağrında iki sonsuz nöbetçi kaldı: Konya Ilgınlı Mustafa Çavuş ve Sinoplu Ahmet Onbaşı. Onlar Çeşme’nin kurtulduğu 16 Eylül sabahını göremediler.
Gece boyunca denizden yağan top ateşlerine rağmen süvariler durmadı. Ve 16 Eylül 1922 sabahı, askerî harp ceridelerine o yalın ama tarihî cümle kazındı:
“3’üncü Süvari Tümeni bu sabah Çeşme’ye girmiştir.”
O sabahı düşünmeden edemez insan… Kapı aralığından yüreği ağzında yola bakan anaları, minareden yükselecek ezan sesini bekleyen aksakallı dedeleri ve al bayrağı görünce gözyaşlarıyla süvari atlarının ayaklarına kuyulardan çektikleri buz gibi suları döken Çeşmelileri…
İşte 16 Eylül, Çeşme için öyle bir sabahtı.
Bugün Çeşme Kalesi’nde dalgalanan bayrağa bakarken, denizi, rüzgârı ve o sonsuz maviliği seyrederken hatırlarız: Bize sıradan görünen bu huzurlu günlerin arkasında devasa bir vefa borcu yatar.
Çeşme yazın herkesindir belki; ama Eylül’de buram buram kendisinindir, Çeşmelilerindir.
Toprağında Ilgınlı Mustafa Çavuş’un ve Sinoplu Ahmet Onbaşı’nın aziz hatırası, rüzgârında süvarilerin nal sesleri ve havasında yasemin ile özgürlük kokusu kalır.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Fahrettin Altay Paşa olmak üzere, Alaçatı’dan Çeşme Kalesi’ne kadar o son adımları atan, bu toprakları bize sonsuz bir yuva kılan tüm kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.
Özgürlüğünün 104. yılı kutlu olsun Alaçatı, kurtuluşunun 104. yılı kutlu olsun Çeşme.