Danıştay çok net bir karar verdi: “Çeşme Projesi kamu yararı taşımıyor, çevresel yıkım yaratır, bu nedenle yapılamaz.” Bu karar yıllar süren itirazların, bilirkişi raporlarının, saha gözlemlerinin, çevrecilerin ve bölge halkının kararlı mücadelesinin sonucuydu. Hukuk son sözü söyledi ve defter kapandı… Zannediyorduk. Meğer kapalı sandığımız defter, siyasetin elinde hâlâ aralanabiliyormuş.
Bugün CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan sanki Türkiye ve Ege’nin hiç başka bir sorunu kalmamış gibi demeç veriyor: “İstemezükçü değiliz, itirazlarımızı ortadan kaldıracak somut gerekçeler olursa projeye bakarız” açıklaması tartışmayı yeniden alevlendirdi. Bu yaklaşım, Danıştay’ın kesin hükmünü tartışmaya açmak, projeyi yeniden meşrulaştırabilecek bir zemin yaratmak anlamına geliyor. Bu cümle, ilk bakışta makul bir yaklaşım gibi sunulsa da gerçekte çok daha derin bir soruna işaret ediyor: Siyasetin, yargının üzerinde yeni bir pazarlık alanı açması.
Peki neden hem iktidar hem muhalefetin bazı temsilcileri bu projeyi yaşatma çabasında? Çünkü mesele turizm değil, 250 milyon metrekarelik dev bir rant alanıdır. Çeşme’nin mevcut durumu ortadadır: 72 otel satılık; Alaçatı’da otelini devreden bir işletmeci “kurtuldum” diye lokma döktürdü; Çeşme’de 27 otel rezidansa dönüştü, nitelikli turizm kapasitesi çöktü; su yok, arıtma yok, altyapı çökmüş durumda; enerji günde beş kez kesiliyor; kanalizasyon yıllardır sorunlu. Bu tablo, dev bir turizm projesinin altyapısını oluşturmak bir yana, mevcut düzeni bile taşımaktan acizdir.
İzmir’in en kıymetli doğal alanlarının üzerine kurulmak istenen bu proje daha ilk gününden beri sorunluydu. Bilim insanları, şehir plancıları, çevre örgütleri ve bölge halkı defalarca uyardı: “Bu bölge kaldırmaz. Su yok, ekosistem kırılgan, sit alanları risk altında.” Danıştay’ın kararı da bu uyarıların hukuki karşılığıydı. Buna rağmen iktidar projeyi sürekli gündemde tutuyor, “yatırım” diline sarılarak toplumsal rıza üretmeye çalışıyor. Ancak daha vahim olan, muhalefetin bazı temsilcilerinin de projeye kapı aralayan açıklamalar yapmasıdır.
Siyaset üstü bir rant ittifakı kendini açık ediyor. Ak Parti projeyi canlandırmak için bastırıyor, konuyu TBMM’e götürüyor.. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı “Önümüze gelsin, bakarız” diyerek kapıyı açık tutuyor. CHP’li bir milletvekili ise bugün “İstemezükçü değiliz” diyerek projeye meşruiyet zemini açıyor. İzmir Ticaret Odası devreye giriyor. Bu tablo, proje konusunda partiler üstü bir hizalanma olduğunu gösteriyor. Çünkü konu Çeşme olunca renkler değil, arazi değerleri konuşuyor.
Oysa yargı kararı açıktır: Proje yapılamaz. Çeşme’nin su krizi, altyapı çöküşü, enerji kesintileri, doğal sit alanlarının tahrip olma riski ortadayken, bu projeyi yeniden dolaşıma sokmak Çeşme’nin kaderini siyasi pazarlığın konusu hâline getirmektir. Çeşme’nin geleceği revizyon pazarlıklarına bırakılamaz.
Hukuk “Yapılamaz” diyorsa konu kapanmıştır. Çeşme rant için değil, gelecek için korunmalıdır. Siyasi makamların görevi, projeyi makyajlayıp yeniden sunmak değil, Danıştay kararını uygulamak ve bölgenin gerçek ihtiyaçlarına çözüm üretmektir. Çeşme gibi kırılgan bir ekosistemde yapılması gereken tek şey açıktır: Doğayı korumak, su sorununu çözmek, turizmi nitelikli hale getirmek ve bölgeyi sürdürülebilir bir geleceğe taşımaktır.
Bu ülkenin doğasını, suyunu, kıyılarını, sit alanlarını koruyan tek şey hukuktur. Hukukun dediği nettir: Çeşme Projesi, Çeşmeliler dışarıda bırakılarak Ankara’da bir masa üzerinde yapılamaz. Hiçbir parti, hiçbir makam, hiçbir “revizyon” açıklaması bu gerçeği değiştiremez. Çeşme’nin kaderi rant kararlarına teslim edilemez; çünkü bu topraklar günübirlik çıkarlar için değil, gelecek kuşaklar için vardır.