escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...
SON DAKİKA

12 Mart: Yaklaşan Fırtınanın Uğultusu

 Tarih: 13-03-2026 22:22:00
ESEN GÖKTOĞAN

Türkiye siyasi tarihinde bazı tarihler vardır; yalnızca geçmişte kalmaz, bugünü anlamanın da anahtarına dönüşür. 12 Mart 1971 böyle bir tarihtir.

     Aradan 55 yıl geçmiş olmasına rağmen 12 Mart muhtırası hâlâ Türkiye’de emek hareketine, sol düşünceye ve toplumsal muhalefete yönelmiş en kapsamlı müdahalelerden biri olarak hatırlanmaktadır.

     1970’li yılların başında Türkiye güçlü bir toplumsal hareketlilik içindeydi. İşçi sınıfı sendikalarda örgütleniyor, üniversiteler gençliğin politikleştiği alanlara dönüşüyor, sol düşünce yalnızca entelektüel çevrelerde değil geniş halk kesimlerinde de karşılık buluyordu. 1961 Anayasası’nın görece özgürlükçü ortamı, toplumun farklı kesimlerinin siyaset sahnesine çıkmasına olanak tanımıştı.

     Tam da bu nedenle 12 Mart, yalnızca bir hükümete verilen askeri muhtıra değildi. Asıl hedef, toplumsallaşmaya başlayan sol hareket ve işçi sınıfının yükselen mücadelesiydi.

     12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hükümete verdiği muhtıra ile başlayan süreçte parlamento görünürde açık kaldı; ancak siyasal hayat fiilen askeri vesayetin gölgesine girdi. Nihat Erim başkanlığında kurulan hükümetler, muhtıranın çizdiği sınırlar içinde hareket etti.

Bu dönemde sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, basın ağır sansürle karşı karşıya kaldı. Üniversiteler ve aydın çevreleri baskı altına alındı. Türkiye İşçi Partisi’nin kapatılması ve DİSK’in faaliyetlerinin durdurulması, yalnızca siyasal partilere değil işçi sınıfının örgütlü gücüne de yönelen bir müdahaleydi.

12 Mart’ın en karanlık sayfalarından biri ise işkence ve idamlarla anılan süreç oldu. Ziverbey Köşkü gibi merkezlerde yapılan sorgular, Türkiye’de devlet şiddetinin hafızasına kazındı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesi ise bu dönemin sembolü haline geldi. O idamlar yalnızca üç genç devrimcinin hayatına son vermedi; aynı zamanda toplumun geleceğine dair umutların bastırılmasının da bir simgesine dönüştü.

     Bu yüzden 12 Mart, Türkiye’de darbeler zincirinin yalnızca bir halkası değildir. Aynı zamanda 12 Eylül 1980’e giden yolun da önemli bir eşik noktasıdır. 12 Mart’ta kurulan baskı düzeni, ilerleyen yıllarda daha kapsamlı bir askeri müdahalenin zeminini hazırladı.

Bugünden geriye bakıldığında görünen şudur:

Toplumsal hakların genişlediği, emek hareketinin güç kazandığı ve toplumun siyasallaştığı dönemlerde Türkiye’de egemen güçler çoğu zaman askeri müdahalelerle bu süreci kesintiye uğratmayı tercih etmiştir.

     Ancak tarihin bir başka gerçeği daha vardır.

Baskı dönemleri toplumsal mücadelelerin hafızasını silemez.

12 Mart’ın karanlığına rağmen Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve emek mücadelesi yeniden filizlenmiş; farklı kuşaklar bu mücadeleyi sürdürmüştür.

     Bugün 12 Mart’ı hatırlamak yalnızca geçmişe bakmak değildir. Aynı zamanda demokratik hakların, düşünce özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamaktır.

     Çünkü tarih bize şunu gösterir:

Demokrasi yalnızca seçimlerle değil, toplumun örgütlü gücüyle ayakta kalır.

     12 Mart’ın bıraktığı miras tam da bu nedenle önemlidir. O gün bastırılmak istenen toplumsal muhalefet, Türkiye’de daha özgür ve daha eşit bir ülke özleminin ifadesiydi.

     Bugün bu tarihi anmak, yalnızca geçmişin acılarını hatırlamak değil; aynı hataların tekrar etmemesi için demokratik değerleri ve toplumsal dayanışmayı güçlendirme sorumluluğunu da üstlenmektir.

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI