escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...
SON DAKİKA

14 Mart: Tıbbiyelinin Cüreti, Bugünün Sorumluluğu

 Tarih: 14-03-2026 15:17:00
ESEN GÖKTOĞAN

    Bundan yüz yılı aşkın bir süre önce bu topraklar işgal altındaydı. Yıkılmakta olan bir imparatorluğun başkenti İstanbul, 1918 Kasım’ında emperyalist güçlerin denetimine girdi. İşgal kuvvetleri yalnızca limanları, sarayları, karargâhları değil; düşünceyi, umudu ve geleceği de kontrol altına almak istiyordu. Bu nedenle İngiliz birlikleri karargâh yapmak üzere Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye el koydu. Öğrencilerin ders dışında toplu halde dolaşmaları yasaklandı. Gençliğin bir araya gelmesi, konuşması, düşünmesi bile bir tehdit olarak görülüyordu.

     Fakat tarihin bazı anları vardır ki, baskı arttıkça direncin sesi de yükselir. Tıbbiyenin üçüncü sınıf öğrencileri tam da böyle bir anda bir araya geldiler. İşgale karşı bir şey yapmak gerektiğini biliyorlardı. Açık bir protesto yasaktı; ama tarihsel bir fırsat vardı. 14 Mart 1827’de kurulan Tıbbiyenin yıldönümü yaklaşıyordu. İşte bu yıldönümü kutlaması bahanesiyle bir toplantı düzenleneceği bildirildi.

1919’un 14 Mart’ında yapılan o toplantı, aslında bir kutlama değil bir meydan okumaydı. Tıbbiyeliler işgal kuvvetlerini protesto ettiler. Gösteri zor kullanılarak bastırıldı; fakat o gün verilen mesaj çok açıktı:

     İstanbul’un kime ait olduğu, bu ülkenin gençlerinin nerede durduğu gösterilmişti.

14 Mart bu yüzden yalnızca bir meslek günü değildir.

     14 Mart, işgale karşı gösterilen bir cüretin tarihidir.

     Bugün aradan yüz yıl geçti. Ülke artık yabancı askerlerin fiili işgali altında değil. Ama başka bir gerçeklik ile karşı karşıyayız. Sağlık sistemi başta olmak üzere kamusal alanların giderek sermayenin egemenliğine açıldığı bir dönemden geçiyoruz. “Sağlıkta dönüşüm” adı verilen politikalarla sağlık hizmeti kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp büyük bir sermaye birikim alanına dönüştürüldü.

     Şehir hastaneleri bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Kamu kaynaklarıyla yapılan ama işletmesi ve kazancı uzun yıllar boyunca özel sermayeye bırakılan bu devasa projeler, sağlık hizmetini bir toplumsal hak değil bir piyasa faaliyetinin parçası haline getirdi. 

     Bir zamanlar işgal kuvvetlerinin karargâh kurduğu Tıbbiye’nin öğrencileri emperyalizme karşı ses yükseltmişti. Bugün ise sağlık alanında kamu kaynaklarının devasa ölçekte özel sermayeye aktarılması “devrim” olarak sunulabiliyor. Üstelik bu süreçte sağlık emekçileri ile halk da karşı karşıya getiriliyor. Sağlık çalışanları ağır çalışma koşulları, şiddet ve güvencesizlikle mücadele ederken; sistemin yarattığı sorunların yükü çoğu zaman onların omuzlarına bırakılıyor.

Oysa mesele ne hekimlerle hastaların karşı karşıya gelmesi, ne de sağlık sisteminin teknik sorunlarıdır. Mesele çok daha temel bir sorudur:

Sağlık bir hak mı, yoksa bir piyasa alanı mı?

Yüz yıl önce işgal kuvvetlerinin çizmeleri altında ezilmeye çalışılan bir ülke vardı. Ama o ülkenin gençleri, öğrencileri, işçileri ve aydınları başka bir geleceğin mümkün olduğunu gösterdiler. O mücadele yalnızca askeri bir kurtuluş değildi; aynı zamanda halkın kendi kaderini eline alma iradesiydi.

Bugün de benzer bir eşikteyiz. Karanlık bir çağın ortasında çaresiz bir toplumdan söz etmiyoruz. Tam tersine, tarih bize şunu gösteriyor: Bu ülkenin insanları gerektiğinde sırtlarındaki bezirgânları da, adaletsizlikleri de, eşitsizlikleri de değiştirecek güce sahiptir.

     Tıbbiyelilerin yüz yıl önce yaptığı tam da buydu.

Korkunun hüküm sürdüğü bir dönemde söz aldılar.

Yasakların ortasında bir kürsü kurdular.

Ve işgalcilere meydan okudular.

     Bugün o mirasın bize söylediği şey açık:

Eşit, özgür ve kamucu bir sağlık sistemi ancak toplumun ortak mücadelesiyle kurulabilir.

Belki de artık başka ülkelere gitme hayaller

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI