Son günlerde İzmir–Çeşme Otoyolu’nun işletmesinin özel şirketlere devredileceği yönünde yapılan açıklamalar, yalnızca bir ulaşım projesi tartışması değildir. Bu mesele, kamunun ortak varlıklarının nasıl yönetileceği ve halkın bu varlıklar üzerindeki hakkının korunup korunmayacağı sorusunu doğrudan gündeme getirmektedir.
Yetkililer buna “satış değil, işletme devri” diyor. Ancak isimlerin değişmesi gerçeği değiştirmiyor. Bir kamu altyapısının uzun yıllar boyunca özel şirketlerin kâr mantığıyla işletilmesi, fiilen özelleştirme anlamına gelir. Çünkü o noktadan sonra o yolun temel amacı kamusal hizmet değil, şirket kârlılığı olur.
Oysa otoyollar, köprüler ve benzeri altyapılar birer ticari yatırım değil, kamusal hizmet araçlarıdır. Devletlerin görevi bu altyapıyı kâr mantığıyla işletmek ya da şirketlere devretmek değil; yurttaşların eşit ve erişilebilir şekilde kullanmasını sağlamaktır.
Türkiye’de son kırk yılda özelleştirme politikaları neredeyse değişmez bir ekonomik reçete gibi uygulandı. Limanlar, fabrikalar, enerji dağıtım şirketleri ve kamu arazileri “verimlilik artacak” gerekçesiyle özel sermayeye devredildi. Fakat pratikte çoğu zaman ortaya çıkan tablo farklı oldu: fiyatlar yükseldi, kamu denetimi zayıfladı ve vatandaş aynı hizmet için daha fazla ödeme yapmak zorunda kaldı.
Bu nedenle bugün otoyolların ve köprülerin de aynı modelle özel şirketlere devredilmek istenmesi yalnızca ekonomik bir tercih değil; kamusal alanın giderek daraltılmasının bir başka adımıdır.
Burada asıl tartışılması gereken mesele şudur:
Kamu malları kimin içindir?
Kamusal varlıklar, toplumun ortak emeği ve ortak kaynaklarıyla ortaya çıkar. Bu nedenle onların temel amacı da toplumun ortak yararına hizmet etmektir. Bir otoyolun, köprünün ya da limanın değerini belirleyen şey yalnızca mali getirisi değil; toplumun günlük yaşamına sağladığı kolaylıktır.
Tam da bu yüzden kamu hukukunda önemli bir ilke vardır: kamu yararı. Devletin aldığı kararların temel ölçütü, belli şirketlerin kazancı değil toplumun ortak çıkarı olmalıdır.
Bu noktada yurttaşların bir başka temel hakkı da ortaya çıkar: direnme hakkı. Demokratik toplumlarda halkın, kamusal haklarını zedeleyen kararlara karşı söz söylemesi, itiraz etmesi ve örgütlenmesi yalnızca meşru değil aynı zamanda demokratik yaşamın gereğidir.
Bir yolun, bir limanın, bir ormanın ya da bir kıyının kamusal niteliğini savunmak; yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda yurttaşlık sorumluluğudur.
İzmir Yarımadası’nda yükselen itiraz da tam olarak bu noktadan doğmaktadır. Çünkü mesele yalnızca bir otoyol değildir. Mesele kamusal bir varlığın, kamusal niteliğini koruyup korumayacağıdır.
Geçmişte limanlar, fabrikalar, enerji şirketleri özelleştirilirken yeterince güçlü bir toplumsal itiraz yükseltilemedi. Bunun bedelini bugün ödüyoruz. Eğer bu yol da sessizce şirketlere devredilirse, yarın başka kamusal varlıkların da aynı şekilde elden çıkarılması kaçınılmaz olacaktır.
Çünkü yollar yalnızca asfalt değildir; bir bölgenin yaşam damarlarıdır. Bu özelleştirme gerçekleşirse Çeşme ve yarımada halkı için hayat çok daha zor hale gelecektir. Ulaşım maliyetlerinin artması, Çeşme’yi giderek yalnızca varlıklı kesimlerin yaşayabildiği bir yere dönüştürme tehlikesi taşımaktadır. Yerel halkın İzmir merkeze ulaşımı, eğitim ve iş olanakları için yapılan günlük gidiş gelişler neredeyse imkânsız hale gelecektir. Zaten ağır ekonomik koşullarda yaşayan yurttaşlar için ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlara erişim daha da pahalılaşacak; yarımadada yaşam giderek sürdürülemez bir hale gelecektir.
Bu nedenle buradan Çeşme’ye, Urla’ya, Karaburun’a, Seferihisar’a ve Güzelbahçe’ye sesleniyoruz: İzmir Yarımadası’nın tüm yurttaşları, meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve yerel inisiyatifler kamusal haklarına sahip çıkmalı, sözünü söylemeli ve birlikte hareket etmelidir.
Çünkü bazı değerler vardır ki yalnızca ekonomik değildir. Onlar bir toplumun ortak emeğinin ve ortak geleceğinin parçasıdır.
Yollar halkındır.
Satılamaz.