1974 yılıydı…
Henüz askerden yeni gelmiştim. Üzerimde askerlikten kalan disiplin, içimde ise geleceğe dair sessiz ama güçlü bir arayış vardı. Değerli dostum Emin Özen ile birlikte, sekiz yıl süren terzilik çıraklığının ardından artık kendi yolumuzu çizmemiz gerektiğini hissediyorduk. Yıllar boyunca iğneyle ipliğin sabrını öğrenmiş, ölçünün ve emeğin ne demek olduğunu ilmek ilmek belleğimize işlemiştik. Askerlikte de terzilik yapmış, mesleğimizin inceliklerini orada da pekiştirmiştik. Artık emek verdiğimiz bu sanatın karşılığını, hayatın içinde aramanın zamanı gelmişti.
Alaçatı’da, mahalle arkadaşlarımızla akşamları bir araya gelir, uzun uzun konuşurduk. Hayat önümüzde duruyor, bizi bir karar vermeye zorluyordu.
“Biz de ustalaştık,” diyorduk, “artık kendi terzi dükkânımızı açabiliriz.”
Belki biraz erkendi, belki şartlar zordu; ama sanatımıza sadıktık. İnancımız vardı. Bu işi alın terimizle, ölçüsünü kaçırmadan yapabileceğimizi biliyorduk.
Sekiz yıl boyunca terziliğe verdiğimiz emeği, askerlikte kazandığımız disiplini ve meslek ahlakını Alaçatı halkına sunmak istedik. Amacımız yalnızca para kazanmak değildi; insanlara güzel giyinmenin, özenin ve emeğin değerini göstermekti. Çünkü biz çok iyi biliyorduk ki takım elbise dikmek, belki bir mimari eser ortaya koymak değildi ama başlı başına kusursuz bir matematikti.
Bir ceketin omuzu, insanın duruşunu ele verir. Omuz çizgisi doğru oturmazsa ne kumaş kendini gösterir ne de beden rahat eder. Pensler vücudu sıkmadan sarmalı, bel ölçüsü ceketin akışını bozmamalıydı. Kol evi ne dar ne bol olur; kol takarken yapılan en küçük hata, ceketin bütün ahengini bozar. Pantolonda paça genişliği, diz kırımı, ütü izi… Hepsi birbiriyle konuşan, birbirini tamamlayan detaylardı.
Mezurayı elimize aldığımızda sadece ölçü almazdık; karşımızdaki insanın duruşunu, yürüyüşünü, hatta karakterini anlamaya çalışırdık. Çünkü her beden aynı ölçüde olsa bile hiçbir insan aynı durmazdı. Terzilik biraz da insanı tanıma sanatıdır. İğnenin kumaştan her geçişi bir karardı; bir santimin fazlası ceketi düşürür, bir santimin eksiği nefesi daraltırdı.
Gençtik ve mücadele etmek zorundaydık. Üstelik Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ülkenin ekonomik ve sosyal şartları hiç de kolay değildi. Zaman zaman içimizden, “Bunu nasıl başaracağız?” diye sorduğumuz olurdu. Ama bildiğimiz bir şey vardı: Ölçüsü doğru alınan hiçbir iş insanı yarı yolda bırakmazdı.
Bu anlayışla, kısa sürede büyük sorumluluklar da üstlendik. Altın Yunus gibi büyük bir otelin personel üniformalarını, yoğun ve kısıtlı bir sürede eksiksiz teslim ettik. O günlerde zamanla yarışırken öğrendiğimiz şey şuydu: İş sadece dikmekle bitmiyor; verilen sözü tutmak, doğru ve samimi olmak en az dikiş kadar önemliydi. Bu işler sayesinde Alaçatı halkının güvenini kazandık. O güven, dükkânımızın kapısını her sabah biraz daha umutla açmamızı sağladı.
Dostumla birlikte çıktığımız bu yolda, tam on yıl boyunca aynı dükkânda omuz omuza çalıştık. İyi günler de oldu, siftahsız geçen günler de… Ama her dikişte biraz daha ustalaştık, her müşteriyle biraz daha güçlendik. Alaçatı halkı bizi sahiplendi; biz de işimizi namusumuz bildik.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum: O yıllar yalnızca bir meslek öğrenme dönemi değildi. O yıllar, hayatı ilmek ilmek ördüğümüz, sabırla kendimizi diktiğimiz yıllardı. Gençliğin heyecanıyla başlayan bu yolculuk; emeğin, dostluğun ve sanatına sadık kalmanın hikâyesine dönüştü.
Ve biz, bütün zorluklara rağmen, terziliği yalnızca bir meslek olarak değil; bir hayat terbiyesi olarak görüp bu mücadeleyi sonuna kadar taşımayı başarmıştık.
Kalın sağlıcakla