Liman ovasındaki tütün tarlasında, güneş tepemizdeyken ve toprağın kokusu avuçlarımızdayken yanımızda bir Singer marka radyomuz vardı. Tütün dikerken de tütün kırarken de açardık onu. Cızırtının arasından yükselen şarkılar, “Arkası Yarın”lar ve radyo tiyatroları yorgunluğumuzu alır, günün sıcağını hafifletirdi.
O yılların türkülerinde başka bir samimiyet, başka bir içtenlik vardı. Yıldız Tezcan’dan Nuri Sesigüzel’e, Münir Nurettin Selçuk’tan Bedia Akartürk’e uzanan o sesler hayatımıza sadece müzik değil, duygu katardı.
Akşam olunca kasabanın yolu sinemaya düşerdi. Alaçatı Belediye Sineması’nda ve Sakarya Sineması’nda Türk filmlerini, kovboy filmlerini ailelerimizle birlikte izlerdik. Aynı sahnede birlikte güler, aynı sahnede birlikte hüzünlenirdik. Sinema yalnızca bir perde değil, kasabanın kalbinin attığı yerdi.
Bir de yazlık sinemalarımız vardı: Ilıca’da GözümoğluSineması ve Site Sineması. Yazlık sinemalar ise her yaz gecesi ayrı bir hatıraya dönüşürdü. Yıldızların altında film izlemek yalnızca bir eğlence değil, bir yaşam biçimiydi.
Alaçatı sanatı severdi. Tanınmış tiyatrocular kasabamıza gelir, sahneye çıkar, biz de büyük bir heyecanla onları izlerdik. O akşamlar yalnızca bir gösteri değil, bir kültür buluşmasıydı. Taş sokakların arasından yükselen alkış sesleri hâlâ kulaklarımda.
Şimdi ise zaman değişti. Televizyonlar çoğaldı, sosyal medya hayatımıza girdi, yapay zekâlar konuşulmaya başlandı. Ama insan sormadan edemiyor: Ne oldu bize? Neden sinemalar birer birer kapandı? Neden o radyolar sustu?
Belki de bu yüzden eski günleri arıyoruz. Çünkü o günlerde teknoloji azdı ama güven çoktu. Görüntü azdı ama samimiyet derindi. İnsanlar birbirine daha yakındı.
Alaçatı’nın rüzgârı sanki daha başka eserdi; insanın yüzüne değil, yüreğine dokunurdu. Eski günleri özlemek geriye gitmek değildir. O günlerin kıymetini bilmek, hafızamıza sahip çıkmaktır.
Kalın sağlıcakla...