1915 yılının Gelibolu Yarımadası, yalnızca iki ordunun karşı karşıya geldiği sıradan bir savaş alanı değil; dünya tarihinin ekseninin kaydığı, emperyalizmin “hasta adam” ilan ederek paylaştığını düşündüğü bir milletin devleşerek ayağa kalktığı yerdir.
Çanakkale, Türk milletinin en kanlı ama aynı zamanda en şanlı “önsözü”dür.
Birinci Dünya Savaşı’nın o karanlık günlerinde İtilaf Devletleri’nin planı oldukça kibirliydi: Donanmalar Boğaz’ı hızla geçecek, İstanbul işgal edilecek ve Osmanlı Devleti kısa sürede saf dışı bırakılacaktı. Bu planın en ateşli savunucusu olan Winston Churchill’in gözünde Osmanlı, artık vadesi dolmuş bir imparatorluktan ibaretti.
Ancak kâğıt üzerindeki hesapların unuttuğu bir gerçek vardı: Türk milletinin vatanını savunma kararlılığı ve sarsılmaz iradesi.
18 Mart 1915 günü Boğaz’a yüklenen o devasa zırhlılar, birkaç saat içinde tarihin en ağır deniz yenilgilerinden birini tattı.
Nusret Mayın Gemisi’nin Erenköy Koyu’na sessizce bıraktığı o stratejik mayınlar, yalnızca düşman gemilerini değil, Batı’nın kurguladığı o mağrur dünya düzenini de Boğaz’ın karanlık sularına gömdü.
Ancak Çanakkale’yi yalnızca bir deniz zaferiyle sınırlı görmek, oradaki destanı eksik okumak olur. Asıl direniş, 25 Nisan’da başlayan kara savaşlarında Gelibolu’nun her karış toprağında yaşandı.
Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar hattında savaşın şiddeti insan aklının sınırlarını zorlayan bir boyuta ulaştı. Siperler arasındaki mesafenin yer yer sekiz metreye kadar düştüğü o anlarda askerler ölümle burun buruna gelirken bile insanlıklarını yitirmeyen bir ruhun temsilcisiydiler.
Bu savaşta yalnızca mermiler değil, bir milletin geleceği de o topraklara düştü. Osmanlı’nın en yetişmiş, en parlak genç kuşağı bu cephede şehit verildi. İstanbul Tıbbiyesi’nden Galatasaray Sultanisi’ne kadar ülkenin dört bir yanındaki okullar o yıl mezun veremedi; çünkü öğrenciler kalemlerini bırakıp süngülerini kuşanmışlardı.
Biz Çanakkale’de yalnızca askerlerimizi değil; Cumhuriyet kurulurken ihtiyaç duyulacak doktorları, mühendisleri ve aydınları da o topraklara emanet ettik.
Ancak o büyük kayıpların içinden, tarihin yönünü değiştiren yeni bir lider doğdu: Yarbay Mustafa Kemal.
Onun Conkbayırı’nda askerlerine verdiği
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”
komutu yalnızca bir askeri emir değil, bir milletin kaderini tayin etme iradesiydi.
57. Alay’ın tamamı şehit düştü ama o irade, bugün üzerinde özgürce yaşadığımız vatanın temeli oldu.
Çanakkale’nin sonuçları dünya siyasetini de derinden sarstı. Rusya’ya yardımın gidememesi Bolşevik Devrimi’nin zeminini hazırlarken, Türk milletine de paha biçilemez bir gerçeği öğretti:
“Yenilmez denilen güçler, yenilebilir.”
Bu bilinç, birkaç yıl sonra başlayacak olan Kurtuluş Savaşı’nın psikolojik harcıydı.
İşte bu yüzden Çanakkale, Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolun ilk ve en parlak işaret fişeğidir.
Bugün 111. yıl dönümünü andığımız bu büyük zaferin harcında, vatanın her köşesinden olduğu gibi Çeşme’nin evlatlarının da kanı vardır.
Sefer oğlu Ali Çavuş’tan, Efendioğulları’ndan İbrahim oğlu Ahmet’e; Germiyanlı Hüseyin oğlu Halil’den, Ovacıklı Halil oğlu Yusuf’a ve Alaçatılı Mustafa oğlu İbrahim’e kadar…
Onlar Çeşme’nin rüzgârını soluyan, tütün tarlalarında emek veren; ama vatan söz konusu olduğunda arkasına bakmadan cepheye koşan kahramanlarımızdır.
Başta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu toprakları bize vatan kılan tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.