Bazı tarihler vardır; takvimden silinse de hafızadan silinmez. 12 Eylül 1980 de onlardan biri. Aradan tam 46 yıl geçti.
O sabah yalnızca tanklar sokağa çıkmadı. Meclis kapatıldı, hükümet görevden uzaklaştırıldı, siyasi faaliyetler durduruldu. Ama asıl ağır olan, bir ülkenin üzerine kâbus gibi çöken o derin korkuydu.
Siyasi ayrım gözetilmeksizin bütün bir toplum ezildi, ağır bir travmanın ortasına itildi. Farklı görüşlerden binlerce insan gözaltına alındı, yargılandı, işkence gördü ve cezaevlerine dolduruldu. Aileler parçalandı; bir kuşağın hayatı yarım kaldı.
12 Eylül’ü yalnızca bir askerî darbe olarak tanımlamak bu yüzden eksik kalır. Çünkü 12 Eylül, insanların bedenlerine olduğu kadar düşüncelerine, geleceklerine ve ekmeklerine de müdahale etti.
650 bin kişi gözaltına alındı.
230 bin kişi yargılandı; 7 binden fazla kişi hakkında idam cezası istendi.
517 kişiye ölüm cezası verildi, 50 kişi idam edildi.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
388 bin kişiye pasaport verilmedi; 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi “sakıncalı” görülerek işinden edildi.
En az 171 insan işkence sonucu hayatını kaybetti.
23 binden fazla derneğin faaliyeti durduruldu; 937 film yasaklandı, gazeteler kapatıldı, tonlarca kitap toplatıldı, imha edildi.
Bugün bunları birer istatistik gibi okumak kolay. Oysa 650 bin, yalnızca bir sayı değildi; 650 bin ayrı hayat, 650 bin ayrı hikâyeydi. 50 idam, 50 ocağın sönmesi, 50 ayrı ailenin yıkılması demekti.
Bir annenin gözyaşının ideolojisi, bir babanın evladını bekleyişinin siyasi görüşü yoktu.
Bugün Ulucanlar Cezaevi bir müze. Ancak o soğuk duvarlarda hâlâ o dönemin sessiz çığlıkları çınlıyor. Türk siyasetine yön veren isimlerden edebiyatçılara, yazarlardan gazetecilere kadar birçok kişinin yolu bir dönem Ulucanlar’dan geçti.
Koğuşlar, mektuplar, kişisel eşyalar, tecrit odaları ve kurulan idam sehpaları…
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren başta olmak üzere, idam edilen birçok kişinin ismi burada hâlâ hafızalarda yaşıyor.
12 Eylül’ün en acı hatıraları hep aynı hakikati fısıldıyor:
Bir ülke, kendi evlatlarına çok ağır bedeller ödetti.
12 Eylül’ün görünmeyen ama en yıkıcı yüzlerinden biri de emeğe vurulan darbeydi.
Darbe sabahı Türkiye’de 14 işkolunda, 178 işyerinde toplam 53 bin 788 işçi grevdeydi. Bu işçilerin 46 bin 849’u DİSK üyesiydi. 12 Eylül sabahı sadece siyaset değil, fabrikalar da susturuldu. Bütün grev ve lokavtlar durduruldu, işçilere işbaşı emri verildi, sendikaların kapısına kilit vuruldu.
Türkiye yaklaşık dört yıl boyunca grev hakkından mahrum kaldı. İlk grev ancak 2 Ekim 1984’te yapılabildi. 1981-1983 yılları arasında 4 bin 859 toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu tarafından karara bağlandı ve 1,9 milyona yakın işçiyi doğrudan etkiledi.
Bu tablo açık bir gerçeği gösteriyordu: 12 Eylül, işçinin pazarlık gücünü elinden aldı.
24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşüm, darbenin sağladığı baskı ortamında hızla uygulandı. Dışa açılma, küçülen kamu ve bastırılan ücretlere dayalı yeni düzen, süngülerin gölgesinde hayata geçirildi:
*1978’de ücretlerin milli gelirden aldığı pay yüzde 35,19’du.
*1980’de bu oran yüzde 26,66’ya, *1985’te yüzde 18,84’e, 1990’da ise yüzde 14,2’ye geriledi.
*Aynı dönemde kâr ve faiz gelirlerinin payı yüzde 38,15’ten yüzde 68,25’e yükseldi.
Mesele sadece insanların sesinin kısılması değildi; doğrudan ekmeğinin küçülmesiydi. Emeğin payı erirken sermayenin payı büyüdü. Bu yüzden 12 Eylül’ün bilançosunu sadece cezaevi hücrelerinde değil; maaş bordrolarında, sendikasızlaştırılan işyerlerinde, güvencesiz çalışmada ve taşeronlaşmada da aramak gerekir.
Askerî yönetim sona erdi, seçimler yapıldı, sivil hükümetler işbaşına geldi. Fakat 12 Eylül’ün kurduğu zihniyet ve hukuki altyapı bir gecede buharlaşmadı. 1982 Anayasası, sendikal haklara getirilen ağır sınırlamalar ve çalışma hayatına yerleşen yeni düzenlemeler yıllarca etkisini sürdürdü.
Tanklar sokaklardan çekildi ama izleri hukukta, siyasette, çalışma hayatında ve toplumun kolektif hafızasında varlığını korudu.
Belki de bırakılan en ağır miras otosansür ve korkuydu. Topluma örgütlenmenin tehlikeli, siyasetten uzak durmanın güvenli, hak aramanın ise başa bela açabilecek bir şey olduğu öğretildi. O korku, cezaevi duvarlarını aşıp evlerin salonlarına kadar sızdı.
46 yıl sonra bugün hâlâ aynı rakamları konuşuyoruz. Ancak bunları sadece birer istatistik olarak anarsak hafızamıza haksızlık etmiş oluruz. O sayıların arkasında yarım kalmış sevdalar, cezaevi kapılarında ömrü çürüyen anneler, haber alamayan babalar, aylarca bir mektup yolu gözleyen eşler ve korkuyu yıllarca üzerinden atamayan bir toplum var.
12 Eylül’ü hatırlamak sağın ya da solun değil; demokrasinin, insan haklarının, hukukun ve emeğin ortak meselesidir.
Bugün asıl sorulması gereken soru şudur: 12 Eylül gerçekten geçmişte mi kaldı, yoksa o gün temelleri atılan korkunun, adaletsizliğin ve örgütsüzlüğün gölgesinde yaşamaya devam mı ediyoruz?
Tankların gürültüsü çoktan sustu. Fakat bir darbenin bittiğini söylemek için tankların çekilmesi yetmez; korkunun, adaletsizliğin ve cezasızlık zırhının da ortadan kalkması gerekir.
Darbeler bir gecede yapılır, ama tankların gölgesi kuşaklar boyunca sürer.