Şu günlerde Alaçatı veya Çeşme merkeze uğradınız mı? Ben zorunlu bir iş için gittim. Başıma gelecekleri bildiğim halde. Trafik sıkışık, otopark yetersiz. Özel otoparklar ise, 400 ile 800 TL arasında fiyatlandırılmış. Bunlar gördüğüm tabelalar.
Ilıca’da kumru yiyelim dedik. Belediye tesisi var nasılsa. Kumru 400 ile 480 TL arasında. Sonra Alaçatı’ya gittik. Belediyenin Kitap Kafe’sine uğradık. Tarihçi Nadire Şimşir hocanın Belediye yayınlarından çıkan Çeşme kitabını alalım dedik. Biz de satış yok, o kitap da yan taraftaki kafede satılıyor dediler. Oraya gittik ve sevindik, kitap orada satıştaydı.
Kitap İstanbul’da basılmış. Satış fiyatı 1200 TL. Belediye yayını ve Çeşme’yi anlatan bir kitap.
Çeşme’de neden hep pahalılıktan söz etmek zorunda kalıyoruz? Bu sezon rutin haber ve yazılardır bunlar. Kalabalık ve pahalı. Restoran fişleri de yayınlanır Alaçatı’dan. Sonra esnaf Odası Başkanımız ve Turizm Derneği yöneticileri, pahalı değil siz fakirsiniz demeye getirilen açıklamalar yaparlar. Bu nedenle üç dört yıl önce, restoranlar pahalıysa siz de gidin kumru yiyin derlerdi ama şimdi onu da diyemiyorlar.
Burada pahalılığın iki temel nedeni var. Yazın nüfusun aşırı derecede artmasına paralel çok sayıda işletme Çeşme’ye yönelir. Bunların önemli bir kısmı üç dört aylık faaliyet için buradadırlar. Bilemedin altı ay. Yatırım, kira, personel derken ya da bunları da gerekçe göstererek yıllık karını bu sürede toparlamaya çalışırlar.
Pahalılığın ikinci ve daha önemli nedeni, Çeşme ve Alaçatı’daki soylulaştırma sürecidir. Bunu Alaçatı kitabımızda detayları ile anlattık. Türkiye’de geçim sıkıntısı falan var ya, ama bir yüzde 15-20’lik bir nüfus kesimi var ki, parasının hesabını bilmiyor. Bunlar için otel ve restorandaki fiyatların önemi yok.
Hatta pahalı olması daha çok tercih nedeni. Bu kesim sınıfsal ayrıcalığını hissetmek için, kendisi gibi üst gelir grupları ile birlikte olmak ve ahaliye karışmak istemezler. Pahalı restoran, pahalı plaj, pahalı konut veya sitelerdir onların tercihleri. Çeşme’ye ve Alaçatı’ya yönelik böyle bir talep, bu bölgeyi inşaat yatırımı için çekici hale getiriyor.
Otelden ziyade rezidans daha karlı bir yatırım haline geldi. İki yöntem ön plana çıktı. Biri mevcut otelleri rezidansa çevirmek ve diğeri ise otel inşaat ruhsatı alıp, sonra inşaata başlar başlamaz, rotayı özel konuta çevirmek. 10-15 yılda otelden kazanacağın parayı bir yılda inşaattan kazanıyorsun çünkü.
Yaklaşık 15 yıldır Çeşme’de ağırlıklı yatırım şekli bu. Yani turizm ile meşrulaştırıp, özel imar avantajlarından yararlanarak rezidans inşaatı.
Sahillerde 15-20 milyon TL’lik yazlıklarda satış neredeyse durdu ama 5-6 milyon euroluk villa ve rezidanslara talep var.
Lamı cimi yok, aksine bir görüntü verilmeye çalışılsa da belediyelerin bu konuda kamucu bir tavrı olsa bunlar zor olur. İlk örneklerini hatırlayın Paşa Limanından, Yıldız Burnundan falan. Turizm ruhsatı ile denizin dibinde yükselen inşaatlar ne oldu? Rezidanslar olarak daireler şeklinde satıldı?
Peki, buralara otel ruhsatı veren belediye, oturma ruhsatı olarak ne verdi?
Çeşme Projesi, bunun makro örneği. Yani bir süredir Çeşme Projesinin kısmen mikro örneklerini yaşıyoruz. En son Lucien Arkas ve yeğenine ait yüzlerce dönümlük proje gündeme geldi. Şimdi bunun son hali tartışılıyor ama aşama aşama bakmak lazım bu işe.
Önce tarım alanı veya sit alanı olan araziler topluyorsunuz. Buralar imar planı içinde yer almadığı için göreli olarak uygun fiyatlara alınıyor. Bunları topladıktan sonra ilçe ve büyükşehir belediyesi marifetiyle bu bölgeleri turizm imarına açtırıyorsunuz. Bakanlıktan Sit derecelerini düşürtüyorsunuz.
Bundan sonrası kolay. Belediyeden butik otel ruhsatı da aldıktan sonra, esas niyetinize geliyor sıra. Projenin kapsamını ve içeriğini revize ediveriyorsunuz. İnşaat yoğunluğu alabildiğine yükseliyor ve otel bölümü sembolik kalıp, inşaatın büyük bölümü özel konutlara dönüştürülüveriyor. Bunu da Bakanlık ile kolayca halletmek mümkün. Çünkü Saray rejimi ağırlıklı olarak beton sermayesine dayanıyor.
Büyükşehir ve ilçe belediyesi de, biz karşıyız diyor. Ama siz ilçe ve Büyükşehirin bu konularda Kent Konseyleri ve Çevre dernekleri ile birlikte hareket ettiğine tanık oldunuz mu? Ya da hukuksal mücadele başlattıklarına.
Biz karşıyız ama ne yapalım bakanlık izin veriyor deyip, kenara çekiliveriyorlar. İşte bu örnek Çeşme’ye yönelik beton sermayesi ilgisinin Çeşme Projesi ile ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceğinin çarpıcı örneği.
Şu anda Çeşme şehircilik açısından kan ağlıyor. Su, çöp, trafik, kanalizasyon, gürültü, otopark, otoyol ve pahalılık. Bunun ikiye üçe katlandığını düşünün. Bu hem kamuya ağır yük demektir hem de Yarımadanın nüfus ve bina kapasitesinin aşılması ile ekolojik sorunların artması demektir.