Bu toprakların hafızası vardır. Unutmaz. Bastırılabilir, çarpıtılabilir, üstü örtülebilir belki ama asla silinemez. Çünkü o hafıza, yalnızca geçmişin bir kaydı değil; aynı zamanda bugünün vicdanı, yarının pusulasıdır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, yalnızca bir bayram değildir. O gün, halkın kendi kaderini kendi ellerine almaya cesaret ettiği bir kırılmanın adıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, saraylardan sökülüp alınan egemenliğin halka teslim edilmesidir. Bu, bir yönetim değişikliğinden öte; bir zihniyet devrimidir.
O gün, yoksullar konuşmaya başlamıştır. O gün, susturulmuşların sesi ilk kez bu kadar gür çıkmıştır. Ve o gün, bir halk, kendi gücünü fark etmiştir.
Bu büyük tarihsel yürüyüşün öncüsü Mustafa Kemal Atatürk ve onunla birlikte mücadele edenler, yalnızca bir ülke kurmadılar; aynı zamanda bir onur çizgisi bıraktılar. O çizgi, emperyalizme karşı dik duruşun, saltanata karşı halk iradesinin ve karanlığa karşı aydınlanmanın çizgisidir.
Bugün ise o çizginin üzerine gölgeler düşürülmek isteniyor.
Cumhuriyet, halktan koparılmak; sermayenin, tarikatların ve dışa bağımlı ilişkilerin kıskacında yeniden şekillendirilmek isteniyor. Bir zamanlar halkın nefesiyle büyüyen değerler, bugün o halktan esirgeniyor. Laiklik, bağımsızlık, eşitlik… Bunlar yalnızca kavram olarak değil, yaşamdan da sistemli biçimde tasfiye ediliyor.
Ama unutulan bir şey var: Bu topraklarda mücadele hiçbir zaman tek taraflı yazılmadı.
Sömürü düzeni var oldukça, ona karşı direnenler de olacaktır. Çünkü eşitlik talebi bastırılamaz. Adalet duygusu yok edilemez. Bir halkın onuru satın alınamaz.
Bugün istenen; düşünen yurttaşlar değil, biat eden kalabalıklar. Sorgulayan bireyler değil, itaat eden bir “tebaa”. Oysa bu toprakların mayasında itaat değil, direniş vardır.
Ve şimdi, o direnişin en berrak ifadesine dönüyoruz:
23 Nisan’ın ruhu bugün hâlâ yaşamaktadır.
Ve bu, nostaljik bir hatıra değil; canlı, diri ve mücadele eden bir ruhtur.
O ruh, alın terinin hakkını isteyenlerin yüreğinde atmaktadır.
Haksızlığa boyun eğmeyenlerin sesinde, eşitlik için direnenlerin kararlılığında yaşamaktadır.
Cumhuriyetin devrimci kökleri kurutulamamıştır.
Ne baskıyla, ne yasakla, ne de unutturma çabalarıyla…
Aksine, her saldırı o kökleri daha da derine işlemiş, daha da sağlamlaştırmıştır.
Bu halk yalnızca geçmişini hatırlamaz;
onuruna, namusuna, emeğine sahip çıktığı gibi Cumhuriyet fikrine de sımsıkı tutunur.
Çünkü bilir: Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değil, insanca yaşamanın, eşitliğin ve özgürlüğün adıdır.
İşte bu yüzden tutunduğumuz yer sağlamdır.
Ve tam da oradan, karanlığı yaracağız!
Gücümüzü; bir zamanlar imkânsız denileni başaranlardan alıyoruz.
Gücümüzü; bu toprakların silinemeyen mücadele birikiminden alıyoruz.
Gücümüzü; Cumhuriyet’in hâlâ sönmeyen heyecanından alıyoruz.
Ve en önemlisi gücümüzü, asla vazgeçmeyeceğimiz ilkelerimizden alıyoruz.
Çünkü biz biliyoruz: İlkelerinden vazgeçenler kazanamaz.
Ama direnenler, mutlaka tarih yazar.
Şimdi yine bir eşikteyiz.
Bu, geri çekilerek aşılacak bir eşik değil. Tavizlerle geçilecek bir dönem değil. Bu, tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi, cesaretle, örgütlülükle ve kararlılıkla aşılacak bir tarihsel sorumluluktur.
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; bir mücadele çağrısıdır.
Ve o çağrı bugün yeniden yankılanıyor:
Karanlık yarılacak.
Sömürü sona erecek.
Halk kendi kaderini yeniden yazacak.
Ama bu hikâyenin en kritik yerinde, gözümüzü bugüne çevirmek zorundayız.
Bugünün gençleri;
işsizlikle, güvencesizlikle, geleceksizlik duygusuyla kuşatılıyor.
Diplomaların değersizleştirildiği, emeğin ucuzlatıldığı, hayallerin ertelendiği bir düzende yaşamaya zorlanıyorlar.
Birçoğu bu ülkede kalmak ile gitmek arasında sıkışıyor.
Birçoğu daha yolun başında yorgun.
Ve ne yazık ki bugün çocuklar…
Sadece bayramların neşesiyle değil, hayatın ağır yükleriyle de büyüyor.
Bu ülkede, bu topraklarda…
Yoksulluğun, eşitsizliğin ve ihmalin en acı sonuçlarını yaşayan çocukların varlığı, hepimizin omzuna ağır bir sorumluluk yüklüyor.
Bu bir utanç değil yalnızca aynı zamanda bir borçtur.
Bu borç; çocuklara güvenli, eşit, onurlu bir yaşam borcudur.
Bu borç; gençlere umutlu bir gelecek borcudur.
Ve bu borç ertelenemez.
Ama biz umutsuz değiliz.
Çünkü biliyoruz:
Bugünün gençliği, kendisine dayatılan bu karanlığı kabul etmeyecek.
Bugünün gençliği, kendisine biçilen dar hayatları reddedecek.
Bugünün gençliği, tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi, kendi kaderine el koyacaktır.
Onlara güveniyoruz.
Onların cesaretine, aklına, isyanına güveniyoruz.
Ve buradan açıkça söz veriyoruz:
Bu ülkenin çocuklarına borcumuzu ödeyeceğiz.
Bu ülkenin gençlerine karanlık değil, aydınlık bir gelecek bırakacağız.
Cumhuriyet’i yalnızca savunmayacağız, yeniden ayağa kaldıracağız.
Eşit, özgür ve gerçekten halkın olan bir Cumhuriyet’i, onlarla birlikte kuracağız.
Çünkü bu hikâye henüz bitmedi.
Ve bu kez, geleceği yazacak olanlar
onlar olacak.