Bugun...
SON DAKİKA

ÜRETEN ALAÇATI’DAN TÜKETEN ALAÇATI’YA

 Tarih: 18-06-2026 20:29:00
ÖMER ÖNAL

Topraktan markaya, üretimden tüketime bir kasabanın değişen sesi Alaçatı; bir zamanlar bakir bir yerdi. Dışarıdan gelenler buraya sakinlik arayan insanlar olarak gelirdi; ama bu sakinlik yalnızca huzur değil, toprağın içinden gelen bir sükunetti. Çünkü Alaçatı üretirdi.

Üzüm bağları bu toprakların taçlarıydı. Anason, bugün bile dünyanın en değerli bitkisel ürünleri arasındadır; o anasonun kokusu bir zamanlar Alaçatı sokaklarına sinmişti. Tütün ise ayrı bir destan. Toprağa, emeğe ve sabra yazılmış uzun bir şiir.

Ben bu emeği yakından bilirim. Kendi ellerimle, kendi tarlalarımızda bir tonun üzerinde ürün yetiştirdiğimiz günleri bugün gibi hatırlıyorum. O yıllar bana yalnızca bir hasat değil, bir değer öğretti: Toprağa saygı duyan insan, kendine de saygı duyar. Alaçatı'yı Alaçatı yapan şey, taş evlerin güzelliğinden önce bu toprağın verimi ve onu işleyen insanların onuruydu.

Geçtiğimiz günlerde bir film izlerken dikkatimi çeken kısa bir sahne oldu. Sohbet arasında Alaçatı'da ev sahibi olmaktan söz ediliyordu. Sanki hayatın en büyük başarısı, en önemli hedefi buydu. O an kendi kendime düşündüm: Alaçatı ne zaman bir yaşam biçiminden çok bir prestij göstergesine dönüştü?

Bugün Alaçatı yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın birçok yerinden insanların tanıdığı bir marka hâline geldi. Filmlerde, dizilerde, sosyal medyada ve gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor. Ünlü sanatçılar bile Alaçatı'yı konu ediyor. Bu tanınırlıkla gurur duymamak mümkün değil. Ancak her güzel şeyin içinde bir tehlike de gizlidir.

Bu yaz Alaçatı'yı gezdim ve içimde bir sıkışma hissettim. Kasaba yalnızca turizmin rengini almaya başlamış. Restoranlar, butik oteller, fotoğraf köşeleri... Hepsi güzel, hepsi şık. Ama bir şey eksik: Üretimin sesi! Bir kasaba yalnızca tüketilmek için var olduğunda, ruhunu tükenir.

Ben Alaçatı'nın bugünkü hâlini değil, dününü de yaşayan insanlardan biriyim. Yedi nesildir bu topraklarda kök salmış bir ailenin ferdi olarak çocukluğumun sokaklarında yürürken duyduğum sesler hâlâ kulaklarımda. O günlerde evlerin değeri fiyatıyla değil, içindeki insanların hikâyeleriyle ölçülürdü. Taş duvarlar yalnızca taş değildi; düğünlerin, bayramların, komşulukların ve dostlukların sessiz tanıklarıydı.

O bağlar azaldı. O yüzler eksildi. O alışkanlıklar kayboldu. Ama inanıyorum ki Alaçatı'nın ruhu hâlâ yaşıyor. Çünkü kasabaları yaşatan binalar değil, hatıralardır.

Ancak burada şunu da sormak istiyorum: Alaçatı'ya sonradan yerleşen, burada iş kuran, dükkân açan, bu güzel kasabadan kazanç sağlayan insanların da bir sorumluluğu yok mudur? Alaçatı'yı sevmek için burada doğmuş olmak gerekmez. Ama Alaçatı'dan yararlanırken onu korumak, onun kültürüne saygı göstermek ve bu şehri sahiplenmek. Bu herkesin borcudur. Sonradan gelen de olsa, buraya yerleşen de olsa, bu topraklardan ekmek yiyen de olsa: Alaçatı artık senin de şehrindir. Peki sen onu "Benim Alaçatım" diye sahiplenebiliyor musun?

Bu yazıyı ellili yıllara, belki daha ötesine bir mektup gibi düşünüyorum. Bir gün bugünün taş evleri de eskiyecek. Restoranlar değişecek, dükkânlar el değiştirecek, yeni insanlar gelecek. Ama gerçek miras, satın alınamaz. O miras; toprakla kurulan bağda, üretimin onurunda, komşuların açık kapılarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessiz bir bilgelikte saklıdır…

Alaçatı'nın geleceğini inşa ederken, geçmişinin hatıralarını ne kadar koruyabiliyoruz? Bu soruyu kendimize sormayı bıraktığımız gün, yalnızca kasabayı değil, kendimizi de kaybederiz.

Bir kasaba, hafızası kadar yaşar.

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI