Veysel Sezginer; Alaçatı’nın en çalışkan insanlarından biriydi. Onu anlatmak, aslında sadece bir kişiyi anlatmak değildir; bir dönemi, bir yaşam biçimini ve toprağın insanla kurduğu eski bağı hatırlamaktır.
O yıllarda Alaçatı’da hayat, toprağın ritmine göre akardı. İnsanlar sabahı saatle değil, ışıkla karşılardı. Veysel amca da bu düzenin en sadık temsilcilerinden biriydi. Biz daha uyanmadan o tarlada olurdu. Motorun sesi, sabahın sessizliğini bölmezdi; aksine ona eşlik ederdi. Bugün gürültü gibi duyabileceğimiz o ses, aslında o zamanlar emeğin düzenli nefesiydi.
Çocukluğumda, Şahsine teyzem ve eşi Fevzi enişteme ait “Şoförün Yeri” denilen araziyi kiralar, tütün ekerdik. On üç yaşında bir çocuğun dünyasında öküzlerle çift sürmek, sadece bir iş değil; hayatın kendisiydi. Ağabeyim Yaşar’la birlikte Yaykın’da Liman Ovası’na gider, toprağın içine karışırdık.
Ama Veysel amca bizden hep önceydi. O, toprağa bizden önce dokunur, bizden önce konuşurdu onunla. Tarlasında domates, biber, patlıcan, pırasa, enginar yetiştirirdi. Motorla sulama yapar, suyu karıkların içine bir düzen gibi akıtırdı. Elinden karık çapası hiç düşmezdi. Sanki toprağı işlemek değil de toprağı anlamak onun asıl işi gibiydi.
O yıllarda henüz artezyen kuyuları yoktu. Eski Rum kuyularından su çekilir, hayvanlar o sudan içer, tarlalar o suyla can bulurdu. Su bile kıymetliydi; çünkü her şey emekle ölçülürdü.
1965–66’ların Alaçatı’sında herkes birbirini tanırdı. Tarladan geçerken selam verilirdi, emeğe saygı gösterilirdi. Komşuluk, sadece yan yana yaşamak değil; birbirinin yükünü bilmekti. Veysel amca bu düzenin içinde sessiz ama güçlü bir yer tutardı. Az konuşur, çok çalışırdı. Varlığını sözle değil, emeğiyle gösterirdi.
Akşamüstleri Hacımemiş’te Pehlivan’ın kahvesine uğrardı. Orada Zeynel amca gibi insanlar oturur, kahvesini içer, günün yorgunluğunu sessizce paylaşırdı. Yatsıdan sonra evine döner, erken yatıp erken kalkardı. Hayat onun için bir hız meselesi değil, bir düzen meselesiydi.
Kazandığını biriktirir ama biriktirdiğini kendinde tutmazdı; toprağa yatırırdı. Çünkü onun dünyasında gerçek zenginlik, sahip olmak değil; üretmekti. Geniş ailesiyle birlikte kök salmış bir hayat yaşadı. Gösterişten uzak, sade ama vakur bir insan olarak.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha net görüyoruz: O kuşak insanlar sadece geçim sağlamıyordu; bir kültür inşa ediyordu. Emeğin kültürünü, sabrın kültürünü, doğayla uyumun kültürünü…
Bugün ise çoğu zaman üretmekten çok tüketmeye yakın bir hayatın içindeyiz. Hız arttı, imkanlar çoğaldı ama belki de en çok kaybolan şey “beklemek” oldu. Toprağın büyümesini beklemek, suyun yolunu beklemek, emeğin karşılığını sabırla beklemek…
Veysel amca gibi insanlar bize şunu hatırlatıyor: İnsan, toprağa ne kadar yakınsa kendine de o kadar yakındır. Topraktan uzaklaştıkça sadece üretimi değil, sabrı da kaybederiz.
Veysel amca seni rahmet ve saygıyla anıyorum mekânın cennet olsun.
Kalın sağlıcakla…