Hıdırellez, yalnızca doğanın uyanışı değil; bu topraklarda adalet, eşitlik ve bağımsızlık mücadelesinin de hatırlandığı bir gündür. Umutla birlikte sorumluluğu da hatırlatır.
Hıdırellez, halkın belleğinde doğanın yeniden canlanışı, umudun tazelenişi olarak yer eder. Rivayete göre Hızır ile İlyas’ın buluştuğu bu gün, “Ab-ı Hayat”ın, yani ölümsüzlüğün simgesidir. Ancak bu ölümsüzlük, yalnızca yaşamak değil; dokunduğun hayatlarda, savunduğun değerlerde sürer.
Benim için Hıdırellez, çocukluğumdan beri yalnızca bir bayram olmadı.
Her yıl ateşler yakılırken, dilekler tutulurken içimde bir burukluk olur. Çünkü bu topraklarda 6 Mayıs, aynı zamanda bir acının ve bir haksızlığın günüdür. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği gün.
Bu yüzden Hıdırellez, benim için hep iki duygunun yan yana durduğu bir zaman oldu:
Bir yanda umut, bir yanda kayıp.
Ama yıllar geçtikçe o burukluğun içinde başka bir duygu daha belirginleşti:
sorumluluk.
Çünkü Hıdırellez, yalnızca dilek tutmak değil; değiştirme iradesidir.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesi; sömürüsüz, eşit ve özgür bir yaşam içindi. Bu mücadele, emekten yana bir bağımsızlık arayışıydı. Onlar, bağımsızlığı yalnızca bir söylem olarak değil; halkın gerçek özgürlüğü olarak gördüler. Emperyalizme bağımlı bir ülkede gerçek bağımsızlığın mümkün olmadığını açıkça dile getirdiler.
Bugün de aynı sorular karşımızda duruyor:
Emek sömürülürken eşitlikten söz edilebilir mi?
Patronların düzeninde özgürlük kimin için?
Emperyalizme bağımlı bir ülke bağımsız olabilir mi?
Bu sorular hâlâ yanıtını bekliyorsa, bu yalnızca bir tesadüf değil; içinde yaşadığımız düzenin bir sonucudur.
Gençler geleceksizlikle karşı karşıya bırakılıyorsa,
eşitsizlik derinleşiyorsa,
toplum baskı altında tutuluyorsa…
Bu tabloyu değiştirecek olan, dilekler değil; mücadeledir.
Hıdırellez, yalnızca bir hatırlama günü değil; yeniden başlama iradesidir.
Toprağa bırakılan dilek, ancak emekle ve mücadeleyle hayat bulur.
Denizlerin mirası da tam burada anlam kazanır.
Bu miras, yalnızca anılacak bir geçmiş değil; bugünde taşınması gereken bir sorumluluktur.
Gerçek ölümsüzlük, isimlerin yaşaması değil; mücadelenin sürmesidir.
Bu nedenle en büyük dilek şudur:
Sömürüsüz, eşit ve özgür bir yaşam.
Ve bunun yolu açıktır:
Emperyalizme karşı durmadan, bağımsızlığı savunmadan bu hedefe ulaşılamaz.
Hıdırellez ateşi, sömürüsüz bir dünya için yansın.
Emekten yana, eşit ve özgür bir yaşam için eller kenetlensin.
Dilekler sözde kalmasın; mücadeleyle gerçeğe dönüşsün.
İşte o zaman Hıdırellez, yalnızca bir gelenek değil;
gerçek bir başlangıç olur.