Çeşme, Ege'nin şu anda elimizde kalan, tamamen tahrip edilmemiş son coğrafyalarından biri. Kayalıkları, koyları, rüzgârı ve kokusuyla hâlâ "gerçek" olan, hâlâ nefes alan bir yer. Ama bu son nefes de hızla tükeniyor. Şimdi karşımızda "Castello Fontana" adıyla pazarlanan yeni bir proje var: "turizm tesisi" kisvesi altında sekiz yüze yakın konut. Bölgede ne kanalizasyon var, ne yeterli altyapı. Buna rağmen bu proje hayata geçirilmek isteniyor. Çeşme Çevre Derneği olarak buna açıkça ve kararlılıkla karşı çıkıyoruz. Çünkü bu sadece bir imar meselesi değil; bir toprağın, bir denizin, bir geleceğin elimizden alınması meselesi.
Bunu net söyleyelim: Çeşme'nin bugün geldiği nokta, gelişme değil, yıkımdır. Betonun bu hızla ilerlemesine "hayır" demek, gelişmeye karşı çıkmak değildir — tam tersine, Çeşme'yi Çeşme yapan şeyi, yani doğasını, denizini, kültürünü korumaktır. Bu toprakları bize miras bırakanlardan emanet aldık; gelecek nesillere de emanet bırakmak zorundayız. Bugün attığımız her beton temel, yarın çocuklarımızın göremeyeceği bir koya, giremeyeceği bir denize dönüşüyor. Buna sessiz kalmak, gelecek nesillere karşı işlenen birihanettir.
"Engel oluyorsunuz" diyenlere sert bir yanıt
Sosyal medyada bize yöneltilen eleştiri malum: "Çeşme'nin gelişmesine engel oluyorsunuz", "her şeye hayır diyorsunuz." Bu iddia, ya art niyetli bir çarpıtmadır ya da meselenin vahametini hiç görmeyen bir kayıtsızlıktır. Biz gerçek turizm yatırımının, gerçek otelciliğin en önemli savunucusuyuz. Karşı çıktığımız şey bellidir: otel kisvesi altında dikilen beton bloklar, "tesis" adı altında satılan rezidanslar, koyları ve kumsalları teker teker işgal eden yapılaşma. Bu, Çeşme'nin can damarı olan, ekonominin yüzde 95'ini oluşturan turizm gelirini kendi elleriyle boğazlamaktır. Turizm alanına konut dikmek, ağacı kesip yerine plastik çiçek dikmekle aynı şeydir — görünüşte "yeşil", özünde ölü.
Bunu soyut bir iddia olarak bırakmıyoruz. Bize bu eleştiriyi yöneltenleri Çeşme'yi gözleriyle görmeye, adım adım gezmeye davet ediyoruz:
Ayayorgi. Bir zamanlar yaban zeytinlikleriyle, el değmemiş kumsalıyla Çeşme'nin en nadide koyuydu. Bugün villa inşaatları uğruna toprağı deşilmiş, kıyısı çitlerle bölünmüş bir şantiyeye dönmüş durumda. Orayı tanıyanlar, bugünkü halini gördüklerinde tanıyamıyor.
Ayaseranda. Dünyanın az bulunur coğrafyalarından biriydi. Şimdi ne kanalizasyonu, ne yeterli altyapısı olan binlerce konutun oluşturduğu bir beton yığınına, adeta bir "beton Çernobil"e dönüştü. Bir zamanlar deniz manzarası olan yerde artık göze çarpan tek şey inşaat demiri ve kalıp tahtası.
Alaçatı sörf sahili. Rüzgârıyla, dalgasıyla dünyaca ünlü bu kıyı şeridi, art arda dikilen beton binalarla denize girilecek yer bırakmadı. Alaçatı Port projesiyle sahil halkın elinden alınıp dar bir kesime tahsis edildi; bugün orada kıyı boyunca yürümek bile yasak. Bir halkın denizle kurduğu bağ, birkaç imzayla kesilip atıldı.
Ovacık. Çeşme'nin gıdasını, toprağını, kimliğini taşıyan tarım arazileri, tarlaların tam ortasından fışkıran binalarla parça parça yutuluyor. Bugün ekilebilir toprak azaldıkça azalıyor.
Sheraton. Bir zamanlar Çeşme'nin gurur duyduğu otellerinden biriydi; şimdi rezidansa çevrildi. Önündeki Ilıca plajı, halka değil yalnızca konut sahiplerine ait bir imtiyaz haline geldi. Deniz hâlâ orada ama artık herkesin değil.
REGES. Bir otel, 52 rezidansa bölündü; önündeki Boyalık kumsalı bu 52 kişiye özel hale getirildi. Çeşmeliler doğdukları topraktaki bu kumsala artık ayak basamıyor.
Paşalimanı. Nesillerin çocukluk anılarıyla dolu bu koy, rezidans sahiplerince tamamen kuşatıldı. Bugün oradan denize girmek isteyen bir Çeşmelinin önünde tek seçenek var: yüksek bir bedel ödemek ya da vazgeçmek.
Bu manzara tesadüf değil, bir yıkım sisteminin sonucudur. Ve bu sistem durdurulmazsa, Çeşme'nin son el değmemiş parçaları da aynı akıbeti paylaşacak.
Gelişme, beton yığmak değildir
Sormak gerekiyor: Çeşme bir rezidans çöplüğüne mi dönüşecek? Bize göre ihtiyaç duyulan şey daha fazla konut değil, doğayı koruyan, nitelikli turistik tesisler. "Gelişme" kelimesini beton yığmakla eş tutmak, hem etik hem de mantıksal olarak çürük bir zemine dayanıyor: eğer betonlaşma gelişme demek olsaydı, bugün baştan aşağı beton kesilmiş Kuşadası, Marmaris ya da Bodrum, Türkiye'nin en gelişmiş turistik ilçeleri olurdu. Gerçeklik bunun tam tersini gösteriyor: doğası tahrip edilen yerler, turistik cazibesini de kaybediyor.
Kendi kıyımıza kendi ellerimizle ihanet ediyoruz
Belki de en acı çelişki şu: kendi koylarımızı, kendi denizlerimizi, kendi topraklarımızı izinsiz ve hukuksuz biçimde betonla dolduruyoruz — sonra kalkıp "ne kadar doğal kalmış" diyerek Yunan adalarına tatile gidiyoruz. Vahşi beton hırsı ve kısa vadeli rant çıkarı, güzel olan her şeyi tüketiyor, öldürüyor; sermaye kârını cebine atıp çekip gittikten sonra geriye kalan, kentsel suçlarla ve altyapısız beton yığınlarıyla baş başa kalan yerel halk oluyor. Bu yıkımın faturasını ödeyecek olan biz değiliz sadece — bu faturayı, henüz doğmamış nesiller de ödeyecek. Çeşme'nin son el değmemiş kıyısını, son nefes alan koyunu bugün koruyamazsak, yarın kimseye "burada deniz vardı" diyecek bir yer bile bırakmamış oluruz.
Çeşme Çevre Derneği olarak talebimiz nettir: Çeşme'nin kıyıları, koyları ve tarım alanları derhal koruma altına alınmalı; Castello Fontana gibi projeler durdurulmalı; yatırımlar konuta değil, bölgenin gerçek gücü olan nitelikli, doğaya saygılı turizme yönlendirilmelidir. Bu toprağı bize emanet edenlere ve bizden sonra gelecek olanlara borcumuz budur.
Not: Bu makale, Çeşme Çevre Derneği'nin konuya ilişkin görüşlerini ve iddialarını yansıtmaktadır. Projeyi savunanlar genellikle bölgeye istihdam, ek gelir ve konut arzı getireceğini, yerel ekonomiye katkı sağlayacağını öne sürmektedir; tartışmanın bu yönünü de belirtmek gerekir.