.png)
Bazı insanlar vardır; yaşadığı şehrin hafızasına kök salarlar.Taş gibi değil, çınar gibidir. Yıllar geçer, dalları büyür, gölgesi genişler ve ancak sonradan anlarsınız onun gölgesinde büyüdüğünüzü. Yusuf Gürsoy, Alaçatı için böyle bir insandı. Sokakta ona “Kara Yusuf” derlerdi; sevgiyle, saygıyla, o bildiğimiz Ege sıcaklığıyla. Lakap, bazen bir insanın ta kendisidir. Bu da öyleydi. Çünkü Kara Yusuf, karanlığa rağmen değil, karanlığa karşın ışık tutan bir adamdı.
Alaçatı’da doğdu, Alaçatı’nın toprağından beslenip büyüdü. Öğretmen oldu ve yıllarca bu ülkenin dört bir yanında; kimi zaman ücra köylerde, kimi zaman kasabalarda tahtaya yazıp sildi. Çocukların gözlerindeki o ilk merakı söndürmemeye çalıştı. Nihayetinde memleketine döndü ve Fahrettin Altay İlköğretim Okulu’nda uzun yıllar müdürlük yaptı. Ama o yalnızca bir okul yöneticisi değildi. O aynı zamanda bir güzellik adamıydı çocukların içine sanatı nasıl yerleştirebileceğini, uyuyan bir kasabada kültürün tohumunu nasıl ekebileceğini düşünen biri.
Hayri Karabay’ı, Hulusi Kentmen’i Atıf Kaptan’ı davet etti Alaçatı’ya. Sakarya Sineması’nda, o eski taş salonda perdeler açıldı ve çocuklar ilk kez sahneyle yüz yüze geldi. Bu yalnızca bir gösteri değildi; bir çocuğun ilk kez tiyatro izlemesi, belki ömrü boyunca taşıyacağı bir pencereyi açmak demektir. Yusuf Gürsoy bunu biliyordu: Sanat, insanın içini büyütür ve bunu küçük yaşta öğrenen çocuklar, hayatı daha derin okurlar. “Okuyun,” derdi öğrencilerine. “Bu beldeye, bu ülkeye hizmet edin.” Kulağa sade gelen bu sözler, aslında çok derin bir anlayışın ifadesiydi: İnsan aldıklarını geri vermelidir. Büyüdüğün toprağa bir şeyler katmalısın. Bu ne boş bir vatanseverlikti ne de havada kalan bir sözdü. Bu, sevgiden beslenen, sorumlulukla örülü bir yaşam anlayışıydı.
İlkbaharda başlar, yazın son akşamlarına dek görünürdü Şehitler Caddesi’nde. Eşiyle, birkaç öğretmen dostuyla omuz omuza, yavaş yavaş yürürlerdi Şehitler Mevkii’ne doğru. Acele yoktu, gürültü yoktu akşamın serinliğini içine çekerek, o günün yorgunluğunu değil, o günün anlamını taşıyarak.
Alaçatı'nın dar sokaklarında onu gören eski öğrenciler, uzaktan fark eder fark etmez koşar gelirlerdi yanına; bir selam, bir el sıkışma, bir gülümseme. O anlarda öğretmenle öğrenci arasındaki mesafe büsbütün erirdi. Geriye yalnızca sevgi kalırdı karşılıksız, hesapsız, insan olan sevgi. İşte Kara Yusuf buydu: Okulun kapısını çoktan geride bırakmış, ama öğretmeyi hiç bırakmamış bir adam.
Emekli oldu; ama emekliliği, hayattan çekilmek anlamına gelmiyordu onun için. Alaçatı Kitabevi'nin eşiğinde görünürdü zaman zaman, ayaküstü, bir kahvelik sohbet için. Kitapların arasında, satırların gölgesinde konuşurduk. Hep aynı kaygı, hep aynı sevda: Alaçatı nasıl gelişir? Nasıl büyür, ama kendini yitirmeden? Nasıl değişir, ama kökünü unutmadan? Bu sorular, bir emeklinin boş vakitlerini dolduran gevezelikler değildi. Bunlar, bir ömrü boyunca bir kasabayı seven, onun için düşünen, onun için öğreten bir adamın son nöbetinin sorularıydı.
Derler ki ölüm iki türlüdür: Beden ölümü ve unutulma ölümü. Birincisi kaçınılmazdır, ikincisi değil. Yusuf Gürsoy, dersinde okuyan her öğrencide, Sakarya Sineması'nda ilk kez tiyatro izleyen her çocuğun gözbebeğinde, Şehitler Caddesi'nde akşam serinliğinde ona koşup selam veren her yürekte, Alaçatı'nın kültürüne sahip çıkmaya çalışan her köşede yaşamaya devam etmektedir. Öğretmenin mirası, taşa yazılmaz; insana yazılır. Ve o yazı, kuşaktan kuşağa taşınır farkında olmadan, bir bakış açısı olarak, bir değer olarak, bir ışık olarak.
Işıkların hiç sönmesin, Kara Yusuf.
Kalın sağlıcakla…